geri dönüş
 
 
1945-1960
Akyavaş'ın ilk gençlik yıllarında Türkiye'de ve Avrupa'da sanat ortamı


Türkiye’de, her dönemde olduğu gibi, 1930’larda doğup ilk gençliklerini 1940’lı ve 50’li yıllarda yaşayanlar için de ortak zeminler, sorunlar, ikilemler, gerilimler vardı.

Gelenekten ödünsüz kopuş, modernist bir ütopya, devletçiliğin yükselişi, liberal ekonominin ve demokrasinin oluşumu ve arkasından ütopyanın sorgulanması temel ortak zemindi. Sol düşünce ve siyasete kapalılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlılığı, temel insan haklarının eksikliği, dışa bağımlılık, popülarist yaklaşımlar ve ekonomik çözümsüzlükler de bu kuşağın baş etmesi gereken sorunları oluşturuyordu. Bu ortak zeminde, sıradan bireysel çıkışlara yer yoktu, sıradışı bireylerin üretimlerinin de değerlendirilmesi zordu.

1940'lar ve 50'lerde Batı'da Modernizmin doruklarını oluşturan üretimler gerçekleşiyordu. Resim ve heykelde Sürrealizm, Informel, Taşizm, Soyutdışavurumculuk gibi bilinçaltı süreçlerin, tinselliğin, uzak kültürlerin gizemli anlatım dillerinin irdelendiği akımlar birbiri ardına diziliyordu. İnsanın neden ve nasıl varolduğunu ve kimlikleri sorgulayan, kapitalizm - birey - kitle ilişkilerini irdeleyen ve yüzyılın sonundaki post-modern düşünceye zemin hazırlayan kuramlar geliştiriliyordu.

1920-1950 arasında Türkiye'deki sanat tartışmaları yitirilen geçmişin yeniden kazanılması, Batı öykünmeciliğinden kurtulma, bir Türk hümanizması ya da Rönesans'ı yaratma, halk sanatı ile ilişki kurma ve sanatın politik bir kimliğe kavuşturulması ana başlıklarında toplanıyor ve bu ütopya özelikle resimde Kübizm ile karşılanıyor, Fütürizm ve Konstrüktivizm’in gelecekçi boyutu da bunun içinde içinde yer alıyordu.

1932 yılında doğan Erol Akyavaş’ın, sanata eğilimleri belirgin, yaşadığı coğrafyayı ve toplumu sorgulayan, inanmadan uyum sağlamak istemeyen bir genç olarak kendini içinde bulduğu dünya ortamı ve yerel sanat ortamı böyledir.

Akyavaş, gençliğinde ülkesindeki kültür ortamına göre somut bir geçerliği olmayan "modernist yaratıcılık"a iten içgüdüleri ve sezgileriyle, onu geçmişine ve yaşadığı coğrafyaya bağlayan belleği ve duyguları arasındadır. Genel anlamda, modernist devrimin büyüleyici yılları geride kaldıktan sonra ortaya çıkmaya başlayan "gelenek-modernizm ikilemi"nin tam ortasındadır ve seçimini yapmak zorundadır.

Akyavaş'ın Istanbul'da resmi öğrenebileceği en "yenilikçi" atölye Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'ydi. Bedri Rahmi de, resimleriyle, yaşantısıyla o dönemde Istanbul sanat ortamının en sıradışı sanatçısıydı. Bedri Rahmi'nin resimlerinde Matisse, Duffy gibi Fovlar'ın geç dönem resimlerinin, Picasso'nun aynı anda birkaç uslubu kullanmasının, Klee ve Miro gibi tinselliğe yatırım yapanların etkileri belirgindir. Yalın ve sevimli manzaralar ve tek figürlerle öykücülüğü en aza indirgiyor, soyutlamaları ve dekoratif nitelikleri öne çıkarıyordu.

Avrupa'da da durum farklı değildi. Sanat, adeta savaşın onulmaz yıkımını görmezliğe geliyor ve renk ve biçim kayguları içinde tinsel/duygusal doruklara ulaşmaya çalışıyordu. Akyavaş, Floransa Yaz Okulu'na gittiğinde, 40'lı yıllarda Paris odaklı "informel" başlıklı lirik soyutlamanın 50'li yıllarda ABD'den gelen "eylem resmi" etkileriyle birleşerek Batı Avrupa'nın her köşesine yaygınlaşmış türü olan "art brut" ve "taşist" sanatla karşılaşmıştı. Bu akımın derinliklerinde Kandinsky, Delaunay ve Sürrealizm vardı.